Sultan II. Abdülhamid Döneminde Basın

31 Ağustos 1876 tarihinde tahta geçe ve 33 yıl süresince devleti yöneten Sultan Abdülmecid’in oğlu II. Abdülhamid, 21 Eylül 1842’de İstanbul’da doğdu. II. Abdülhamid’in idari ilkeleri şu başlıklar altında ele alınabilir:


  • Otoriteye ve muhafazakârlığa ve otoriteye olan bağlılığı,
  • Merkeziyetçilik ısrarı,
  • Sosyo-ekonomik ve askerî alanda reformcu siyaseti,
  • Sıkı maliye politikaları,
  • Hilafet’e ve İslamiyete verdiği önem,
  • Her alanda aşırı ihtiyatlı ve tedbirli oluşu

Sınırlar dahilinde yapılması gerekli büyük işlerde daha çok ekonomik menfaatlerle ilgili Almanlarla işbirliğine gider. Abdülhamid yıllarının durağan değil, sürekli farklılaşan ve değişen politik yapıları mevcuttur. Sultan, idaresi boyunca iki büyük sorunla karşı karşıya kalacaktır. İlki 1890’ler başındaki Ermeni Meselesi, Balkanlarla alakalı diğeri ise 1900’lerdeki Makedonya Meselesi’dir.

Bununla beraber 13 Nisan 1909’da İstanbul’da yaşanan 31 Mart Ayaklanmasını bastırmak amacıyla Selanik’ten gelen Hareket Ordusu 23-24 Nisan 1909’da kente ulaşarak isyanı bastırır. Ayaklanmayla alakalı olduğu düşünülerek II. Abdülhamid, 27 Nisan 1909’de tahtan indirilir. Abdülhamid, 1912-13 tarihli Balkan Savaşının mağlubiyetle sonlanacağı anlaşılınca Beylerbeyi Sarayı’na alınır. Yaklaşık 6 sene boyunca bu sarayda sıkı gözetim altında kalacak Ulu Hakan künyeli Abdülhamit, 10 Şubat 1918’de hakka yürüyecektir.

II. Abdülhamid’in tarihçiler tarafından en fazla eleştirilen yönlerinden biri, basına takındığı sert tavrıdır. Sultan, idaresini sağlamlaştırmak amacıyla bir dönem baskıcı bir anlayış tercih eder. Bu dönemde Osmanlı gazeteleri, 1865 tarihli bir kanuna bağlıydı. Kanuna göre, ilgili gazetelerin idari ve siyasi yazıları yayımlamadan evvel resmi izne tabidir. Bunun için Bâb-ı Ali’de, “Matbuat-ı Dâhiliyye” idaresi adı altında özel bir kalem teşekkül edilir. Söz konusu daire, gazeteleri kontrol altında tutmaya çalışarak sorunlu olduğunu düşündüğü yerleri sansür eder. Bazen de ihtara gerek görmeksizin yayımların kapatılmasını talep edebilir. Bu durum Abdülhamid ve bağlı idarecilerin basın üstünde sağlamak istedikleri hegemonyayı açıkça göstermektedir. Kitaplar da gazeteler gibi sansüre tabiydi. Saltanat yahut sultan veya ailesi aleyhinde kaleme alınmış her kitaba gümrüklerde el konulabiliyordu. Bazı kitaplar yine de gizlice Osmanlı ülkesine sokularak, güvenilen müşterilere kitapçılar tarafından satılırdı. Gümrükçülerin elindeki kitaplar ise oyulmaktan adeta dantele dönerlerdi. Kısıtlamalar yüzünden insanlar; “parça parça mektupla yollamak” gibi akla hayale gelmeyen yollarla kitapları ülkeye sokmaya çalışırlar. Sultan Abdülhamid, yurt-içinde gazeteleri birer ikişer yasaklarken, yurt dışında yayımlanan gazeteleri de kendine “parayla ve imtiyazlarla” bağlamanın yollarını araştırmaktadır.

1 Mart 1870’de; Sultan Abdülhamit’in iktidara gelmesinden birkaç ay kadar sonra, tüm basın-yayın çalışmaları üstünde etkili olan Matbuat İdari Müdürlüğü, Dahiliye Nezareti’ne bağlanacaktır. Her ne kadar Dahiliye Nezareti’ne bağlı olsalar da emirleri doğrudan saraydan alır ve kendilerine karşı sorumludur. Bu sebeple II. Abdülhamid en itimat ettiği kişilere bu müdürlükte vazifeler verir. Yeni düzenlemelerle müdürlüğün yapısı ve teşkilat alanı genişletilir. Buna göre matbuat müdürü ülkede yayımlanan tüm gazetelerin muhteviyatıyla ve yurt-dışı basınında devlet çıkabilecek makaleleri tekzip etmekle yükümlüdür. Bu amaçla müdürlükte Muayene-i Matbuat Kalemi elemanları yani Türkçe ve Arapça dahil olmak üzere; Farsça, Fransızca, İngilizce, Ermenice Rumca ve Rusça yayınları takip edebilecek elemanlar vazifelendirilir. Bu çalışanlar aleyhte çıkabilecek makaleleri özetleyecek gerekirse bunlara tekzip hazırlayacaktır. Müdürlüğün işlerinden biri de hükumetin icraatları konusunda basına bilgi sağlamaktır. Bu niyetle hazırlanan yazılar yurt-içi ve yurt-dışındaki basın odalarına müdürlük vasıtasıyla servis edilecektir.

26 Ağustos 1901’e gelindiğinde; Matbuat-ı Dâhiliye Müdürlüğü’nde görevlendirilen memur Hıfzı Bey’in üzerini çizdiği ve yayımlanmasına onay vermediği yazılar asla basılmaz. II. Abdülhamid yıllarının konuyla alakalı son matbuat müdürü Ebülmukbil Kemal Bey, 24 Mayıs 1905’de atanır. Bu son zamanlarda da sansürün benzer şekil ve katı haliyle uygulandığına rastlanmaktadır. Çıkan yazılara ilave olarak; basılacak görsel veya resimlere dahi katı şekilde müdahale edilir. 1864’te başlayıp 1909’a kadar yürürlükte kalacak meşhur Matbuat Nizamnamesi, 1852’de Fransa’da kabul edilmiş yabancı bir basın kanunu’na dayanmaktadır. Buna göre ihtar, tatil ya da süreli kapatma ve fesh ü ilga (tamamen kapatma) sıralamasına göre basın cezaları verilir. Süreli yayın neşretmek isteyen kişilerin yayın politikalarını gösterir bir şartnameyi ilgili makamlara önceden vermesi şarttır. Uygun görülürse izin (ruhsat) verilir, görülmezse verilmez. Süreli yayınların sansüründe her zaman katı davranılmadığı es geçilen durumların olduğu görülmektedir. Şayet saraya yakın yayınlarsa bunun anlayışla karşılanıp sümen altı edildiği bile olur.

Bu baskı yıllarında gazetelere ek olarak kitaplar için de sıkı bir sansür söz konusudur. Sultan II. Abdülhamid İdaresinde 1857’de yürürlüğe giren Matbaa Nizamnamesi yaklaşık on iki yıl yürürlükte kalır. 22 Ocak 1888’de Matbaalar Nizamnamesi’ne geçilir. Yedi sene kadar sonra bu evrak da yerini Matbaalar ve Kitapçılar Hakkında Nizamname’ye bırakır. Bu sıralı nizamnameler silsilesine göre kitap basımı Maarif Nezaretinden alınacak izinlere tabidir. Basılıp dağıtılmadan önce belli sayısı ön sansüre girer. Bir uzmanlık gerektiren kitaplar için alanla ilgili görüş alınır. Basımı istenen eserler önce Encümen-i Teftiş ve Muayene’ye gönderilir ve burada incelenir. Encümenin uygun gördüğü yahut görmediği kitapların ayrıntılı listesi her zaman saraya sunulur. Bu durum sarayın kitap yayımlarını yakından takip ettiği ve olan bitenden haberdar olduğu manasını verir. Yasak kitap aramaları ise yine Dahiliye ve Maarif Nezaretinde vazifeli memurların nezaretinde yapılır. Bu memur heyeti; kütüphane, kıraathane, kitapçı ve gazete odalarını dolaşarak yasak kapsamındaki yayınları tespite çalışırlar. Bir araya getirildikten sonra ise çeşitli yollarla imha yoluna gidilir. Sultanlar arasında en fazla eleştiriye uğrayan ve acımasızca yazılara muhatap olan tek padişah Sultan II. Abdülhamid’dir. Yurt içinde ve dışındaki basılı yayımlar Sultan’ın politikalarını şiddetle eleştirir. Sultan bu tip kalem baskılarından kurtulabilmek yahut etkisini azaltabilmek amacıyla mesai ve kişisel servetinin büyük bir bölümünü bu işe harcar.

Avrupa ve içerideki yıkıcı güç odakları, Jön Türkleri maşa yaparak yurt dışında çıkan yayınların yanı sıra, ülke basınlarında da uydurma haberlere dayanan aleyhte yayımlar paylaşırlar. Yazıların gerçekliğine inanan ve haber kaynakları kısıtlı olan halk haliyle o yıllarda tedirgin olacaktır. Osmanlı idaresi bu endişeleri ortadan kaldırabilmek yahut asgariye indirebilmek için yurt dışı kaynaklı süreli yayınların bir kısmının ülkeye girişini yasaklar. Sultan Abdülhamid, çoğu zaman yasal ara sıra da yasal olmayan yollarla aleyhindeki matbuatı susturmaya çalışır. Bu amaçla yabancı memleketlerde vazifeli elçilerinden yakından basını takip etmeleri ve ilgili raporlar hazırlamaları istenir. Ayrıca tesis edilen Matbuat-ı Hariciye Müdürlüğü’nün paylaşımları ile bu tip yıkıcı yayınların önüne geçilmesine çalışılır. Bu idare, aleyhte çıkan yazıları kontrol edip paylaşmaması için aynı gazeteye tekzip gönderir. Dikkat çekici iç icraatlarla ilgili dış basını aydınlatıcı yazılar hazırlayarak servis eder. Osmanlı, yasal yollardan yayınları durduramayacağını fark edince, onlardan bir kısmını mali olarak destekleyerek yanına çekmek ister. Bunda kısmen başarılı olunsa da bu her zaman istismara açık bir durum olduğu muhakkaktır. Yazı sahipleri para koparmak için her fırsatı değerlendirir. Hatta bunun için Padişah aleyhine uydurma haberler yapar, yazılar yazar ve bunları engelleyebileceklerini iddia ederek para talep eder. Para verilmesi dışında gazeteci ve basın mensuplarına berat ve madalyalar verildiğine de rastlanmaktadır. Ödüllerin sadece yazar veya muhabirlere değil; matbaa işçilerine hatta hamallara dahi verildiğine tanık olunur. Abdülhamid İdaresinde yerli basına 30 bin ile 10 bin kuruş arasında Hazine-i Hassa yardımları ayrılır. Avrupa’ya ise senelik 40 bin franka kadar ödemeler yapıldığına tanık olunur. Bu tip desteklere ilave olarak; memuriyet, nişan ödülü, saray görevlendirmeleri gibi basın mensuplarını beslenecek uygulamalar yapılır.

Osmanlı’nın her bakımdan dar boğaza girdiği yıllarda, basınla alakalı kanunlar sınırlamaları beraberinde getirir. 1852’de yürürlüğe giren Fransız Basın Kanunu’ndan örneklendirilen uygulamalar, siyasal kargaşa içinde gittikçe özgürlüğü engeller. Bu da idareye karşı muhalif bir grubun ortaya çıkışına zemin hazırlar. “Jön Türkler” adlı bu yıkıcı grup, ülke dahilinde barınamayınca Avrupa olmak üzere, dört bir yana dağılırlar. En önemli işlerden biri, süreli yayınlar üzerinden fikirlerini yaymak olur. Gizli yollardan yayımlarını ülke içine göndererek destekleyeci bir kamuoyunun meydana çıkmasını sağlarlar. 1878- 1908 arasında faaliyete geçen Jön Türkler, Yeni Osmanlılar benzeri meşrutiyetin ilân edilerek parlamenter sisteme geçilmesi ve Sultan’ın mutlakıyetine son verilmesi düşüncesindedirler. Avrupa’nın çeşitli kentlerinde Mısır’da çıkardıkları gazete ve dergileri yabancı postalar veya konsolosluklar üzerinden gizlice ülkeye sokan Jön Türkleri o yılların Fransız basını “Geleceğin hakimi ve Abdülhamid’in yegane varisleri” olarak lanse eder. Yeni Osmanlılarla başladıktan sonra Jön Türklerle devam eden ve yurt dışında ilerleyen muhalif matbuat ile alakalı yapılan incelemelere göre 1867-1907 arasında çıkmış süreli yayınların sayısı 153’ü bulur. 42’si (yüzde 28) Kahire’de, 22 tanesi (yüzde 15) Paris’te, 16 tanesi (yüzde 11) Cenevre’de ve kalanlar ise değişik kentlerde paylaşılır. Jön Türk basınının sayısal yükseliği özellikle Ermeni zalimliğinden sonra gelişir. 1895 sonrası artan yayınların adedi II. Abdülhamid’e karşı oluşmuş muhalif tepkilerin hız kazandığını göstermektedir. Jön Türk yayınları iki temel içeriksel özelliği barındırır:

Teorik olanlarında meseleleri soğukkanlı bir şekilde paylaşılır ve öneriler getirilir. Daha anarşist bir anlayışla çıkan ve herhangi bir fikri zemine dayanmayan anarşist yayınlara da rastlanır. Başta Abdülhamid ve ailesi olmak üzere tüm devlet erkanına ağza alınmayacak küfür, hakaret ve karalamalara gidilir.

1854 senesinde Dağıstan’da dünyaya gelen Mehmed Murad, Abdülhamid yılları basın hayatının öne çıkan mühim figürüdür. 21 Ağustos 1886 tarihinde ismine künye olarak ilave edilen Mizan gazetesini neşretmeye başlar. Başarısı ile ilk dönemlerde Abdülhamid’in teveccühlerini kazanır. Zaman içinde muhalif tavrı gelişir ve sultanla arası açılır. Saraya ve Abdülhamid’e karşı açıkça gazetelerinde cephe alır. Gıyabında idama dahi mahkum edilecektir.

Yorum Yap

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir